Acar Kutay: ‘Erdoğan Pirus zaferi kazandı’ diyenler yanılıyor

İZMİR – 14-28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinin sonuçları tartışılmaya devam ederken, meclis çoğunluğunu sağlayan ve Millet İttifakı adayı Kemal Kılıçdaroğlu karşısında Cumhurbaşkanlığını kazanan Recep Tayyip Erdoğan yemin ederek göreve başladı. Cumhuriyet Halk Partisi’nde ise kurultay kararı alındı.

Prof. Dr. Acar Kutay, Norveç Molde Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olarak çalışıyor. Öncesinde, Norveç, İsveç, KKTC ve Danimarka’da araştırmacı olarak çalıştı. Toplum ve siyaset kuramları üzerine çalışan Kutay’ın sivil toplum örgütleri ve yönetişim üzerine yayınlanmış eserleri bulunuyor. Kutay ile Türkiye’deki 14-28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerini konuştuk.

‘TÜRKİYE’YE NORVEÇ’TEN DEĞİL, WEİMAR’DAN BAKIYORUM’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 28 Mayıs seçimlerini önde tamamladı. 14 Mayıs seçimleri ile de Cumhur İttifakı Meclis’te çoğunluğu sağladı. Norveç’ten bakıldığında bir siyaset bilimci olarak nasıl bir Türkiye görünüyor?

Türkiye zor bir döneme girdi ve bu dönem birçok soruyu da beraberinde getirdi. Erdoğan ve ittifak içindeki partiler nasıl bir Türkiye tahayyül ediyor? Muhalif siyasi partiler buna direnç gösterebilecekler mi? Siyasi partiler, parti binalarından çıkıp sokakla, toplumsal muhalefetle bağlantı kurabilecekler mi? Muhtemelen otoriterleşme dozunu attıracak. Toplum, buna nasıl direnebilecek?

Sorunuzdan hareketle, belirtmek isterim ki, Türkiye’ye Norveç’ten değil, Weimar’dan bakıyorum. Türkiye’de son seçimlerin yoğun bir kutuplaşma ortamında plebisit, diğer bir ifadeyle rejimin meşruiyetini onay ya da ret havasında yapıldığını göz önünde bulundurarak, 2010 sonrası artan otoriterleşmeyi anlayabilmek için güncel teorilerle birlikte özellikle Carl Schmitt’in siyaset teorisi ve demokrasi anlayışından esinleniyorum. Schmitt, kariyerine Weimar Cumhuriyeti’nin sancılı yıllarında Almanya’da nizamı tesis etmek için uğraşan muhafazakâr bir kamu hukukçusu olarak başladı. Nizamın, olağanüstü yetkilere haiz devlet başkanı tarafından tesis edilebileceğini savundu.

Schmitt’in fikirlerinin 1930’lara kıyasla Türkiye’deki siyasal dönüşüm ve genel anlamda dünyada yükselen otoriter popülizmi anlamada daha geçerli olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni, Schmitt ’in demokrasi anlayışı, günümüzdeki otoriter popülist rejimlerin siyasi mantığı ile örtüşüyor. Kısaca bu mantığın bileşenlerine örnek vereyim: Homojen millet tasavvuru, bu kurguyu tehdit eden iç/dış düşmanlar, liderle kitleler arasında kurulan özdeşleşmeye dayanan demokrasi anlayışı, siyasal katılımın kitlelerin lideri onaylamasına indirgenmesi, sendikalar başta olmak üzere siyasi talep ve çıkarları örgütleyen gruplara düzenin birliğini tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıkma ve karizmatik başkanın anayasa dışında hareket edebilme meşruiyeti. Schmitt, sermayeyi kollayan otoriter devlet anlayışını, ‘güçlü devlet, güçlü ekonomi’ formülüyle ifade eder. Burada devlet emekçi sınıfın örgütlenmesine ve hak aramasına set çekerek, sermayeye uygun bir ortam hazırlar.

14-28 Mayıs seçimleri bir Pirus zaferi olarak da değerlendiriliyor. Cumhur İttifakı ve Erdoğan’ın geçmiş seçimlere oranla oy kaybettiği görülürken, Cumhurbaşkanlığını ise ancak ikinci turda ve baş başa giden bir yarıştan sonra kazanabildi. Neler söylemek istersiniz?

Katılmıyorum. Erdoğan çok zor bir dönem geçirdi. Salgın, geçim sıkıntısı, yüksek enflasyon, artan kira ve konut fiyatları, tarımsal üretimde artan maaliyetler, deprem ve diğer olumsuzluklara karşın AKP’nin oyu sadece yüzde 35’e düştü. Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini Pirus zaferi olarak değerlendirenler yanılıyorlar. Bu analojiyi kullanarak Erdoğan destekçilerinin kullandığı ‘komutan’ imajının perçinlenmesine de katkıda bulunuyorlar. Güç kaybetmesi bir yana, Erdoğan muzaffer komutan imajını tazeledi (asker ceket ile verdiği pozu göz önünde bulundurun). Ayrıca Erdoğan, işler yolunda gitmediğinde de tabanının dağılmadığını gördü. Anlattığı hikâye ‘doğru’ olmasa da çarpıtılmış gerçeklere dayansa da tabanı üzerinde ikna kabiliyetini kaybetmediğini teyit etmiş oldu. Örnek olarak, tabanını fiyatların uyguladığı politikalardan ziyade büyük marketler ve stokçular yüzünden arttığına ikna etti. Kısaca, Erdoğan bu süreçten daha da güçlenerek çıktı.

‘SEÇMEN KİTLESİ STATİK BİR YIĞIN DEĞİL’

Cumhur İttifakı ve Erdoğan karşısında seçimler öncesi geniş bir cephe oluştu. Kürt siyasal hareketleri dahil muhalefetin bütün unsurları Kılıçdaroğlu’nun yanında yer aldı. Buna karşın yarış yine önde bitirilemedi. Muhalefet yeterli bir seçmen potansiyeline sahip değil mi? Neden bir türlü seçim kazanılamıyor?

Millet ittifakı farklı siyasi görüşleri temsil iddiasındaki partileri bir araya getirdiğinde amaç, ittifak içindeki milliyetçi, milliyetçi-muhafazakâr ve Millî Görüş geleneğinden gelen partilerin AKP ve MHP’ye bir alternatif oluşturmasıydı. Bu ittifakın tutmamasının nedenleri veriler ışığında sosyal bilimciler tarafından tartışılıyor ve tartışılacak. Burada değinmeden geçmek istemediğim konu, ‘sosyoloji’ ve ‘sosyolojik’ kavramlarının seçimlerin tartışıldığı ortamda ele alınış şekli. Bu kavramlar yorumcular tarafından belli bir kitlenin kimliği, değerleri ve sosyo-ekonomik durumunu ifade etmek için kullanılıyor. Ancak, sosyoloji birey ve toplum arasındaki etkileşimi inceler. AKP rejiminin toplum yapısını, toplumsal ilişkileri nasıl şekillendirdiği ve dönüştürdüğünü anlamamız için sosyologların katkısına bu bağlamda ihtiyacımız var. AKP’nin kurduğu ve AKP üzerinden kurulan sosyal ağları açıklayabilmek için sosyolojik analize ihtiyacımız var. Zira seçmen kitlesi statik bir yığın değil. Seçmen kitlesini oluşturan insanlar içinde bulundukları sosyal çevre ile etkileşim halinde. Üretim ilişkileri, kentsel üretim ve tüketim mekânları bu sosyal çevreyi dönüştürürken, seçmen kitlesini de dönüştürüyor. Ancak, bu ‘sosyolojik tahayyül’ süzgeci, muhalefet liderlerinin siyasi stratejilerine etki edebiliyor mu? Asıl soru bu.

Buradan Millet İttifakı ve Kılıçdaroğlu’nun neden daha geniş kitlelere ulaşamadığı sorusuna dönelim. Millet İttifakı siyasi görüşleri farklı partileri bir araya getirdi. İttifak içinde, milliyetçi, milliyetçi-muhafazakâr seçmenle özdeşlemesi, bu kitleyi mobilize etmesi beklenen partiler mevcuttu. Bu partiler ise AKP ve MHP’den oy devşiremedi. CHP de arzu ettiği sıçramayı yapamadı. Bunun farklı nedenleri var. Öncelikle, ittifak bir muhalefet cephesine dönüşemedi. AKP rejimine, rejimin kurduğu toplumsal düzene ve üretim ilişkilerine muhalif grupları politize ederek demokratik özne oluşturamadı. Kapalı kapılar ardında aylar süren görüşmeler, pazarlıklar sonucunda binlerce sayfalık protokoller üretilse de kitleleri mobilize edebilecek bir siyasi hikâye üretilemedi. AKP’nin altın yılları kabul edilen 2002-2007 dönemine geri dönüş vaadinden öte bir siyasi vizyon üretilemedi. Aksine, ittifak bileşenlerini oluşturan partilerin siyasi ideolojileri, Altılı Masa dinamikleri içinde sönükleşti. Altılı Masa’nın teknokratik bir birlikteliğe dönüşmesi ve elitlerin masa başından kalkıp sokağa inmemesi, kitleler üzerinde heyecan yaratmadı. İttifak, mesaisini güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüşe ayırmasına karşın seçim sath-ı mailine girildiğinde bunun bahsi dahi geçmedi. Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusu son ana dek gündeme dahi getirilmedi.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye siyasetine yeni bir anlayış getirdi. Altılı Masa ile siyasette uzlaşı kültürünü getirirken, helalleşme adımı ile de karşıt toplum kesimlerine el uzattı. Başarılı bir kampanya dönemi de geçirmesine rağmen seçimleri kazanacak oy çoğunluğuna ulaşamadı? Bu sonucu neye bağlıyorsunuz?

Kılıçdaroğlu’nun getirdiği uzlaşı kültürü değerli. Helalleşme adımı ise daha soyut. Nitekim karşı cenahta bir karşılığı da olmadı. Sonuçta, Kılıçdaroğlu farklı kesimleri bir araya getirebilse de kazanamadı. Seçimler adil ve özgür bir ortamda yapılmadı ama bu biliniyordu. Doğru aday tartışması epeyce yapıldı. Burada, zaten ziyadesiyle yapılan tartışmaları tekrar etmek istemiyorum.

Altılı Masa eleştirilerime ek olarak, muhalefetin cumhurbaşkanlığı yarışına çok geç başladığını belirterek devam etmek istiyorum. Erdoğan, neredeyse her gününü bir kampanya dönemi gibi geçirirken, seçime birkaç ay kala siyasal bir söylem geliştirmeye çalışıp, çoğunluğu elde etmeye çalışmak riskliydi. Bununla birlikte, kampanya ve söylem önemli olsa da CHP başta olmak üzere muhalefet parti teşkilatlarının AKP ile baş edebilecek düzeyde olmadığı görüldü.

‘AKP’NİN KENDİSİ BİR AİDİYET KAYNAĞI’

Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ın bu seçimleri kazanmasını hangi parametrelere bağlayabiliriz?

İlk olarak, Erdoğan tarafından veya şahsı etrafında kurulan siyasi rejim mikro-ideolojik aygıtlar yoluyla topluma nüfuz edip, rıza devşirebiliyor. AKP ve Erdoğan’ı tabanıyla özdeşleştiren siyasal ideoloji ya da dava, Milli Görüş hareketinin açtığı sosyal kanallardan ilerleyerek kök saldı. Burada cemaatler, tarikatlar ve derneklere ek olarak sosyalleşme sürecini de göz önünde bulundurmalıyız. Açmak gerekirse; aile, mahalle, günler, mahalle kahveleri, iktidar yanlısı medyanın sunduğu politik anlatı, Türk-İslam sentezi ve siyasal İslam kulliyatından gecen öğretmenlerin verdiği eğitim, ideolojinin yeniden üretiminde önemli rol oynuyor. Böyle bir sosyal çevrede yetişen birinin farklı bir kimlik ile formatlanmasının ihtimali düşük. AKP teşkilatlanması tam da bu sosyal altyapı üzerine inşa ediliyor ve bu alt yapıya ekleniyor.

Erdoğan’ın başarısının arkasındaki diğer bir faktör de AKP’nin kurduğu ve güçlendirdiği sosyal ağlar, içindekilere hem çıkar ilişkisi hem de aidiyet sunuyor. Bu yüzden, AKP sadece kültürel kimlik temsil etmiyor. AKP’nin kendisi bir aidiyet kaynağı. AKP’li olmak, merkez-çevre ve Kulturkampf (kültür çatışması) tartışmalarında iddia edildiği gibi yalnızca milliyetçi-muhafazakar ve mütedeyyin kimlikle açıklanabilecek bir olgu değil. AKP’nin siyasi elitleri bu değerleri mobilize etse de, AKP’nin sosyal ağları ve klientelist çıkar ilişkilerinde yer almak başlı başına bir aidiyet kaynağı. Bu yüzden, AKP’nin siyasal hegemonyası, emekçi ve dar kesimler arasında destek görmesi sadece sosyal yardımlarla açıklanacak bir olgu değil.

Ayrıca, Erdoğan ve ittifak ortağı 2015’ten bu yana beka tehlikesi üzerinden tabanını mobilize ediyor. Tanıl Bora’nın Birikim’de yer alan yazısında belirttiği gibi, İHA’lar, SİHA’lar ve TOGG büyük Türkiye idealinin alametifarikası olarak sunularak, yoksul ve güvencesiz kesimlerin hissettiği aczi, güçlü ve bağımsız devlet imajıyla telafi ediyor.

Nitekim bu ortamda Erdoğan, seçim döneminde kampanyasını iki temel söyleme oturttu. İlki, tüm muhalefeti terörist olmakla ya da terörle işbirliği yapmakla suçladı. İkincisi, muhalefeti, LGBT gruplarıyla özdeşleştirerek, aile kurumunun tehlikede olduğu iddiasında bulundu. Böylece, Erdoğan, dış ve iç düşmanlara karşı ‘benim milletim’ diye hitap ettiği kitleyi bir arada tutmayı hedefliyordu. Hedefine ulaştı.

Yeniden Refah Partisi (YRP) ve Hüda Par’ın da olduğu bir ittifak var. Cumhurbaşkanı Erdoğan bundan sonra nasıl bir yol izler?

Açıkçası bu soruya yanıt vermek zor, çünkü Erdoğan’ı denetleyecek, kısıtlayacak bir mekanizma olmadığı için önünde geniş bir manevra alanı var. Erdoğan yerel seçim kampanyasına seçim galibiyetini açıkladığında başladı. Böylece, tabanındaki olası zafer rehavetini de engellemek istedi. Seçim sonrası muhalefet partilerinin dağınık bir görüntü vermesi, henüz bir çıkış yolu sunamamaları da Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyor. Öte yandan, YRP ve Hüda Par’ı da bünyesine dahil eden rejim, ‘dindar bir toplum’ yaratma projesine doludizgin devam edecek.

‘MUHALEFET PARTİLERİNİN YENİLGİYLE YÜZLEŞMESİ GEREKİYOR’

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı mücadeleye devam edeceğini açıkladı. Muhalefet cephesinin olası yol haritası nasıl şekillenir?

Kılıçdaroğlu, bu açıklamasıyla kampanya sürecinde CHP seçmeni de dahil kendisine destek veren kesimleri umutsuzluğa, çaresizliğe sürüklüyor. Seçim süreci adil değildi ama CHP de dahil muhalefet partilerinin yenilgiyle yüzleşmesi gerekiyor. Muhalif seçmen, seçim sonuçları sonrası hayal kırıklığına uğradı. Çünkü, bu seçim, tüm olumsuzluklara rağmen kazanılabilirdi. Kaybedildi.

Kılıçdaroğlu ve CHP yönetiminin, bu köprüden önce son çıkış ve yüz yılın seçimi dedikten sonra seçim sonrası ortadan kaybolmaları, seçmeni teskin edecek bir açıklama dahi yapmamaları sorumsuzluktu. Zira, CHP bugüne dek yaptıklarıyla sadece toplumsal yapıyı değil aynı zamanda Türkiye siyasetinin dinamiklerini de okuyamadığını gösterdi. Yeni dönemde, CHP’nin etkin bir siyasi aktör olabilmesi, siyaseti parti binası dışına taşımasına ve demokratik mücadele ve hakların savunulmasına adına siyaseti mücadele üzerinden sürdürmesine bağlı. Bunun için de teşkilatçı ve ‘iş bitirici’ bir liderliğe ihtiyacı var.

Siyasi partiler odaklı yorum yaparken gözden kaçırmamamız gereken, Türkiye’de demokrasi hala direniyorsa, bu halkın direncinin bir sonucu. Emekçi kesimlerin mücadelesinin, kadın hareketinin, sandıkları korumak için örgütlenen Oy ve Ötesi ve Gezi toplumsal hareketinin sonucu. Sol/sosyalist partiler dışındaki muhalif partiler bu hareketlere eklemlenmek bir yana toplumsal hareketleri izale etmeye çalıştılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir