Yılmaz Özdil yazdı: “155’e çıktıysa fena…”

Direksiyondaydım, Asya’dan Avrupa’ya geçiyordum, köprüden, trafik fena değildi, hayret yani, akıyordu, demeye kalmadı ki, aniden zınk!

Herkes frene asıldı, neredeyse önümdekine patlatıyordum.

Durup dururken niye tıkandı filan derken, vaziyet anlaşıldı, gene intihar vardı, garibanın biri köprünün korkuluklarına çıkmıştı.

Zayıf, kısa boylu, üstünde mavi kazak var, mont yok, sakalı uzamış, suratı harita gibi, çektiği çilelerin, hissettiği kederin bütün çizgileri alnına kazınmış, avurtları çökmüş, doğrusu yaşını çıkaramadım, 30 desen olur, 50 desen gene olur.

Bir eliyle tutunmuş, öbür eliyle derdini anlatıyordu.

Polisler yakalama mesafesine yaklaşmıştı ama ürkütmemek için hamle yapmıyorlar, dil döküyorlardı.

Dikkati dağılsa, eli şöyle bir kaysa, veya ayağı, uçtu gitti, 60 metre, betona çakılır gibi çakılacak suya.

İstanbul’da yaşayanlar bu anlattıklarımı eminim çok iyi bilir, benzerini defalarca yaşamışlardır.

Adettir çünkü, köprüde intihar varsa, trafik zınk diye durur.

İlla seyrederler kardeşim…

Atlarsa aman kaçırmasın da görsün diye milim milim giderler.

Polisler devam et manasında bağırmasa, inanın el frenini çekip sonuna kadar beklerler.

Çoğu camı indirip cep telefonuyla garibanın fotoğrafını çeker, İstanbul hatırası bir nevi, sosyal medya hesabına koyacak, altına da duygusal bir iki kelime döşenirse, tadından yenmez, gariban köprüden uçmasa bile, fotoğrafı like’lardan like’lara uçar.

Belediye otobüsündeyken denk gelenlerin davranış biçimleri daha renklidir, kucağında küçük çocuğu veya torunu olanlar mesela, öğreten ebeveyn olmanın sorumluluğuyla parmağıyla işaret ederek gösterirler, ki, çocuk da mutlaka görsün… E çocuk naapsın, intihar etmek üzere olan garibana el sallarlar genellikle.

Kulağında kulaklık bulunan gençlerimiz ise, daha şahanedir, şöyle bir bakarlar, üç dört saniye kadar, en fazla beş saniye, sonra gene önüne dönerler, gömülürler koltuklarına, kulaklıktan müzik dinlemeye devam ederler.

Hiç tanımayız aslında bu genç kızı veya delikanlıyı, ama bu tavrı gayet iyi tanırız, çocuklarımızda, kardeşlerimizde görmeye alıştığımız tavırdır, elalemin derdi seni mi gerdi, adaam sende, sana ne, böyle öğrettik, öyle öğrendiler.

Bazıları da bas bas korna çalar arkadan, yırtarlar ortalığı, dikiz aynasından bakarsın, trafik açılsın diye değil ha, ilerleyin de biraz biz bakalım diye basarlar kornaya.

İlerleriz mecburen, istemeye istemeye, atladı mı atlamadı mı, en önemli sahneyi göremeden, yerimizi yeni meraklılara bırakırız, parayla değil sırayla, seyretme sırası onlarda.

Bir saniye sonra unuturuz.

Bir saniye önce sosyal medya hesaplarımızdan bütün eşe dosta göstermek isterken, bir saniye sonra hatırlamayız.

Ertesi gün gazeteye bakmayı bile unuturuz, atladı mı acaba, adı neymiş, derdi neymiş filan, hatırlamayız.

O hiç tanımadığımız ve tanımaya da niyetimizin olmadığı gariban, hayatı avucunun içinden kayıp giden korkuluklardaki kişidir, bizler ise hayata devam edenleriz.

Kendimize insan deriz ama, vahşi batı filmlerindeki bufalo sürülerinden farkımız yoktur aslında, hemen yakınımızdaki vurulup düşer, gözucuyla bakarız, yürür gideriz.

YILMAZ ÖZDİL’İN SÖZCÜ GAZETESİ’NDE YAYINLANAN YAZISININ TAMAMINI BURAYA TIKLAYARAK OKUYABİLİRSİNİZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir